Bilimin Dönüşümü: “kimsenin sözüne itibar etme”den “bilime güven”e kadar gelen uzun bir yolculuk

1660 yılının Kasım ayında, Londra’daki Gresham College’de “Görünmezler (Invisibles)” 20 yıllık gayri resmi işbirliğinden sonra ilk toplantı yapıldı. Armalarını seçtiler: beyaz bir zemin üzerinde kraliyet tacının İngiltere’nin üç aslanı. Sloganları: “Nullius in verba” yani “kimsenin sözüne itibar etme”. Üç yıl sonra, Kral II. Charles’dan bir tüzük aldılar ve dünyanın önde gelen bilimsel kurumu olan Kraliyet Cemiyeti’ni (the Royal Society) oluşturdular.

Üç buçuk yüzyıl sonra bugün, saygın yayınlar bile “Bilime güven” nakaratından bıkmaya başladı.

Bu yeni slogan, Kraliyet Cemiyeti’nin kuruluşundan bu yana bilimin geçirdiği bir dizi dönüşümün en son doruk noktasıydı ve bir yandan bilimin değişen doğasını ve diğer yandan genişleyen sosyal rolünü yansıtıyordu. 

Mevcut dünyanın önde gelen düşünce sistemi, şimdi bilimi merkezi bir sütun olarak alıyor ve otoritesini büyük sonuçlar doğuracak şekilde kullanıyor. Ancak bunun nasıl gerçekleştiğinin hikayesi, tahmin edilebileceği gibi, ancak zar zor anlaşıldı.

Bilim Adamlarından Önce Bilim

Doğal dünyanın araştırılması antik çağa ve daha öncesine uzanır. Bazı filozoflar sayı ve şekil, bazıları gökleri, bazıları da burada Dünya’daki şeylerin doğası ve düzeni hakkında sorular sordular. İkinci uygulama, doğa felsefesi olarak bilinir hale geldi.

Doğa felsefesinin tarihi, birçok kişinin hayal edebileceğinden daha karmaşık ve zengindir. Plutarch ve Pliny the Elder gibi tarihçilerin gözlemlerinin kayıtlarını, Thales, Platon, Aristoteles ve Epicurus gibi filozofların doğal fenomen teorilerini ve Peter Peregrinus gibi zanaatkarların alet ve deneylerinin açıklamalarını içerir. Ayrıca MS 13. yüzyılda manyetizmanın temel özelliklerini keşfetmesi gibi az bilinen başarıları ve Galileo‘dan yüzlerce yıl önce Roger Bacon‘un yazılarında teleskopun olası icadı gibi sürprizleri içerir .

Daha da önemlisi, doğa felsefesinin erken tarihinde doğanın araştırılması büyük ölçüde bireysel bir çabaydı. Yalnız çalışan araştırmacılar teoriler yarattılar, araçlar inşa ettiler, deneyler yaptılar ve doğanın farklı yönleriyle ilgili hesaplar yaptılar. 

Bilimsel Devrim fikri birkaç çevrede eleştirilirken, 16. ve 17. yüzyıllarda çok önemli bir şeyin olduğu açık. Doğa filozofları astronomi, mekanik, elektrik, manyetizma, optik, kimya, anatomi ve matematikte önemli keşifler yaptılar. Matbaanın icadını takiben, bilim adamları, yeni epistemolojilerin (bilim felsefeleri) temellerini atarak ve bunların yayımlanması için benzersiz bir hızda yazılı eserler ve fikirlerini değiş tokuş ettiler.

Bu yeni ileriye dönük epistemolojilerden biri, basınç ve hacimle ilgili gaz yasasıyla tanınan polimatik (çok yönlü) bir araştırmacı ve mucit olan Robert Boyle tarafından geliştirildi. 1645’te Boyle, kendisini doğal felsefe yoluyla faydalı bilgi edinmeye adamış bir grup olan “Görünmezler” veya “Felsefe Koleji”ne üye olmuştu ve 1663’te “Doğal Bilgiyi Geliştirmek için Londra Kraliyet Cemiyeti’nin kurucu üyesiydi.

Boyle, tüm doğa bilgisini kişisel gözlemlere dayandırmanın mümkün olduğunu ve böylece başkalarının otoritesine olan güveni ortadan kaldırdığını ileri sürmüştür. Ayrıca, görüş farklılıkları varsa, bu görüşleri doğrulayan veya reddeden gözlemler verecek deneylerle çözülebileceğini öne sürdü. Kişinin başkalarının gözlemlerinden ziyade kendi gözlemlerine güveneceği fikri Kraliyet Cemiyeti’nin sloganında yer alıyordu: nullius in verba.

Boyle’un bakış açısına göre, saf bir boşluğun mümkün olup olmadığı sorusu, meselenin en önemli örneğiydi. Bu soru hem metafizikçiler hem de doğa filozofları tarafından tartışıldı. Boyle, bir deney yapmak için yeni icat edilen ve “felsefi bir araç” olarak görülen hava pompasını kullanarak hangi teorinin doğru olduğunun kanıtlayabileceğini ve ardından teoriler arasında karar vermek için gözlemler kullanabileceğini öne sürdü. Boyle, Royal Society’nin insanların bu güvenilir gözlemleri birlikte yapabilecekleri bir yer olduğunu ileri sürdü.

Boyle’un programına herkes ikna olmadı. Dikkat çeken bir muhalif, pratikte herkesin ilgili gözlemleri yapmasının mümkün olmadığına işaret eden Thomas Hobbes’du. Kraliyet Cemiyeti’nin bir üyesi olmadığı için özellikle Hobbes’un kendisi için bu durum geçerliydi. Bunun yerine Hobbes, iddiaların kesin olarak bilinen aksiyomlardan matematiksel kesinlikle türetilmesi gerektiğini öne sürdü. Bu aynı zamanda bir başkasının sözüne güvenme ihtiyacını da ortadan kaldıracak ve Kraliyet Cemiyeti’ne üyelik gerektirmeme avantajına sahip olacaktı.

Ampirik (deneye dayalı) olmayan yöntemlerle kesin olarak fiziksel gerçekleri türetme girişimleri Kant boyunca devam etti, ancak genel olarak tarih Hobbes’tan ziyade Boyle’u tercih etti. Bununla birlikte, Hobbes ve Boyle arasındaki tartışma, daha sonra bilimin epistemik temelleri sorusu etrafında ortaya çıkacak problemlerin habercisiydi: ilgili gözlemleri tam olarak kimin yapması ve kimin kime güvenmesi gerekiyordu?

Boyle, önerisiyle ilgili sorunların biraz farkındaydı. Buna cevaben, gözlemleri kendileri yapamayan kişilerin düşünce deneyleri (thought experiment) yapabileceklerini ve sonuçları zihinlerinde gözlemleyebileceklerini önerdi. Bu durum, otoriteye olan güveni tamamen ortadan kaldırmakta karşılaştığı zorluğu ve zayıflığı ortaya çıkaran bir öneri.

Epistemik temeldeki zayıflıklara rağmen, Kraliyet Cemiyeti’nin kurulmasıyla bir değişiklik meydana geldi. Onlarca yıl veya daha uzun bir süre boyunca iletişim kuran yalnız bireyler yerine, artık yeni bir etkileşim biçiminin mümkün olduğunu, yeterince yakın temas halinde ve hazır araçlarla donanmış yeterli sayıda (grup) katılımcı vardı: gözlemlenebilirlerle ilgili ifadelerde iddiaları temellendirmeyi içeren epistemik bir uygulama ile tamamı gözlemleri kontrol ederek bu iddiaları bir grup içinde kontrol edecek.

Bu işbirlikçi epistemik uygulama, modern biçiminde tanınabilir bir bilimdir. Bugün bilim hala iddiaların gözlem yoluyla gerekçelendirilmesini, sonuçların başkaları tarafından kontrol edilmesini ve önemli deneyler yoluyla anlaşmazlıkların çözümlenmesini içerir.

Geriye dönüp baktığımızda, Boyle’u ve çağdaşlarını ve öncüllerini bilim adamları olarak ve araştırmalarını bilimsel girişimi besleyen ve bilgilendiren olarak düşünüyoruz. Ancak “bilim adamı” terimi henüz icat edilmemişti ve bu yüz yıldan fazla bir süre daha olmayacaktı.

Kamu Olgusu Olarak Bilim

Öncelikli olarak bireysel bir uğraş olan şey, bir grup etkinliği haline gelirken, bilim hala özel bir ortamda yer alıyordu. Bir sonraki değişiklik, özel bir girişimin kamusal bir çabaya dönüştürülmesinde olacaktır.

16. ve 17. yüzyıllar boyunca, doğa filozofları çeşitli fenomenleri araştırıyor ve kurcalıyordu. Aydınlık cisimlerin listelerini derlediler, botanik ve zoolojik örnekler topladılar, malzemelerin ince yapısını ve mikroorganizmaların dünyasını keşfetmek için mikroskoplar kullandılar ve gece gökyüzündeki nesneleri tanımlamada giderek artan ilerleme kaydettiler.

Özellikle elektrikle yapılan çalışmalar önemli ölçüde ilerlemişti. Gilbert elektrostatik çekimi gösterdi; Hauksbee elektrik ışığınıGray ve du Fay iletkenleri ve yalıtkanları keşfetmişti. Bununla birlikte, elektriği ve bilimsel deneyleri halkın bilincine tam olarak yerleştiren Leyden kavanozunun keşfiydi.

Birkaç araştırmacı elektriği depolamaya çalışıyordu; bu, üretim ve iletimde uzmanlaştıktan sonraki doğal bir adımdı. Bu durum, ilk kapasitörün 1745 ve 1746’da bağımsız olarak keşifine yol açtı; kavanoza doğru veya yanlış şekilde dokunan herkes için son derece güçlü şoklar üretebilir.

L’experience de Leyde” bir zorunluluk haline geldi. İnsanlar, diğer insanların şoka uğramasını veya kendilerinin şoka uğramasını izlemek için kalabalıklar halinde toplandılar. Katılımcılar el ele, bazen seksen kişi uzunluğunda zincirlerle bağlı dururlardı ve zincirdeki ilk kişi Leyden kavanozuna dokunduğunda hepsi bir sarsıntı hissederdi.

Halkın ilgisi devam etti. Elektrik araştırmacıları gösteriler yaparak ek gelir elde ettiler. Benjamin Franklin yaratıcı zekasını kullandı ve taç’a dokunan herkesi şoklayacak kral portresi gibi elektriksel eğlenceler yarattı, ancak aynı zamanda daha şaşırtıcı gösteriler yaptı ve şimdi paratoner dediğimiz şeyle şimşeklerin nasıl güvenli bir şekilde kanalize edileceğini açıkladı.

Artık kamuoyunda öne çıkan bilimsel gösterilerle, bu halkın ilgisini çeken gösteriler bir isim ve itibar kazanmaya başladı. Onlara henüz “bilim adamları” değil, “bilimin adamları” deniyordu.

Bilimsel Otorite Doğuyor

Kamuya açık gösteriler, bilimin epistemik temellerini destekliyor gibiydi. Kapalı kapılar ardında bilim adamlarının görebilecekleri veya ayırt edebileceklerinden ziyade, artık halkın gözlemlemesi için sergilenen birçok doğal fenomen vardı.

Bununla birlikte, tüm halka açık gösteriler netlik sağlamadı. Elektriksel etkilerin halka açık gösterimleri bilimsel fikir birliği yaratılmasına yardımcı olurken, Mesmerizm ve hayvan manyetizması durumun farklı olduğunu kanıtladı.

1774’ten başlayarak, doktor Franz Mesmer, insanların çeşitli fiziksel rahatsızlıkları tedavi etmek için kullanılabilecek bir manyetizma biçimine sahip olduklarına dair bir hipotezi araştırmaya başladı. Buna “hayvan manyetizması” adını verdi.

Mesmer’in yöntemleri çarpıcıydı. Hastaların bileklerini kavrar, gözlerinin derinliklerine bakardı (bir nevi hipnoz). Ellerini saatlerce hastaların vücutlarına bastırır ve hayvansal manyetik madde olduğuna inandığı şeyi görselleştirirdi. İşlemden sonra bazen cam armonika çalardı.

Mesmer’in sonuçları da çarpıcıydı. Hastaların, bazen sadece Mesmer’in varlığından dolayı konvülsiyon (istemsiz kasılma) yaşadıkları bildirildi. Mesmerik prosedürün denekleri astım, felç, körlük, intihar düşünceleri, kalıcı ağrı ve diğer birçok hastalıktan kurtulduklarını bildirdi.

Yirmi birinci yüzyıldaki bir gözlemci için, Mesmer’in yöntemlerinin birçoğu bir hipnoz biçimi olarak hemen tanınabilir ve bu yöntemlerin sonuçları en azından uzaktan tanıdıktır. Ancak o zamanlar hem Fransa’da hem de yurtdışında bir sansasyon yarattılar.

Mesmer’in kendisi, belirtildiği gibi, etkilerini “hayvan manyetizması” olarak adlandırdığı bir fenomene bağladı. Doğa filozofları, birkaç yıl önce, kesilmiş bir kurbağanın bacağının, bazılarının “hayvan elektriği” olarak adlandırılan bir elektrik biçimi olarak yorumladığı belirli metal kombinasyonlarıyla temas ettirilerek seğirtilebildiği galvanizimle karşılaşmışlardı. 

1784’te Kral Louis XVI, Mesmer’in öğrencilerinden birinin uygulamalarını araştırmak için iki komisyon atadı. Bu komisyonlardan biri, elektrik konusundaki başarılarının bir sonucu olarak zaten uluslararası bir sansasyon olan Benjamin Franklin tarafından yönetildi.

Komisyonun amacı, müridin uygulamalarının gerçekliğini veya etkinliğini araştırmak değil, uygulamaların etkilerinin yeni bir fiziksel maddeye, yani hayvan manyetizmasına atfedilip atfedilmeyeceğini araştırmaktı. Franklin Komisyonu, körleme ve diğer modern yöntemleri kullanarak , “hayvan manyetizmasının” varlığına dair hiçbir kanıt bulunmadığı ve Mesmer ve takipçileri tarafından üretilen etkilerin mekanizmasının hayal gücünün hayal gücü üzerindeki eylemi olduğunu ve “fiziksel olarak kabul edilemeyeceği” sonucuna vardı.

İlginçtir ki, Mesmer ve öğrencileri tarafından üretildiği herkes tarafından kabul edilen şaşırtıcı etkilerin, ister fizik ister psikolojinin sonucu olsun, daha fazla çalışma konusu haline gelmemesi ilginçtir. Ancak mevcut amaçlar için daha dikkate değer olan, bilimin yeni bir yönünün ortaya çıkmasıdır: bilimsel otoritenin kullanımı.

Bilimin daha çok aşikar olandan daha az aşikar olana, görünenden görünmeyene, açıktan belirsize doğru ilerledikçe, sonunda yalnızca kamu gözlemiyle kolayca doğrulanabilecek olanın dışına çıkması belki de kaçınılmazdı. Bilimsel araştırmanın öznesi kolayca gözlemlenebilir alandan uzaklaştıkça, iddiaların doğruluğunu yetkili bir şekilde belirleyebilecek kişilere ihtiyaç duyuldu. Tek kelimeyle, bilimsel uzmanlar.

Orijinal nullius in verba ideali bazen insanları bilimin hiç bitmeyen bir keşif olduğunu, asla kesin olmadığını ve dolayısıyla otoriteye dayalı iddialara karşıt olduğunu söylemeye yönlendirir. Bu, bilimin bir yönünü vurgular ve aslında teoride bilimsel külliyatın herhangi bir kısmı daha ileri gözlemlerle altüst edilebilir.

Bununla birlikte, bilimin başka bir yönü daha vardır: yerleşik bilim. Yerleşik bilime güvenmek güvenlidir, en azından şimdilik. Bunu sorgulamak önceliklerimizin başında olmamalı ve örneğin hibe komiteleri, onu tekrar sorgulamak isteyen araştırmacılara genellikle para vermemelidir

Yerleşik bilim, bilimsel otoritenin temelidir. Franklin Komisyonu’nun ilk vakasında bile, yerleşik bilime üstü kapalı bir gönderme vardır. Hayvan manyetizması hipotezini çürütmek, hayvan manyetizmasının kendisinin zihinden bağımsız bir fenomen olduğu varsayımına bağlıydı: manyetizmanın kendisinin zihinden bağımsız olduğu henüz kurulmamış olsaydı, bu varsayılamazdı. Manyetizmanın doğası hakkındaki bu temel gerçek, yerleşik bilimdi.

1834’te William Whewell yeni bir terim olan “bilim adamı” terimini ortaya attı. Zamanla, bir otorite kaynağı olarak bilim büyüdükçe, bu yeni terim, mevcut tüm otorite çağrışımlarını üstlendi.

Bilim ve Devlet

Bilim bir kez otorite kaynağı haline geldiğinde, bu otorite güçlü bir kaynak haline geldi. Bilim genişledikçe ve kamu itibarını kurdukça, hem devlet kararları için malzeme hem de bu kararlar için kamu gerekçesini sağlama yeteneğine sahip oldu.

Aynı zamanda, genişletilmiş bir bilim daha fazla finansmana ihtiyaç duyuyordu ve devlet bunu sağlamak için en iyi adaydı. Sonuç, bilimin kararlar için malzeme ve yetki sağlaması ve çalışmalarını sürdürmek için fon almasıyla karşılıklı bağımlılık ve karşılıklı yarar ilişkisiydi.

Elbette, devletin bilime olan ilgisi Franklin Komisyonu’ndan veya “bilim adamı” teriminin ortaya çıkmasından hemen sonra hızla yükselmedi. Aksine, özellikle bilimin askeri bağlamlarda yararlı olduğunu kanıtladıkça ve araştırmacılara askeri fon sağlandıkça, karşılıklı ilgi zamanla arttı. Bu modelin bir kısmı I. Dünya Savaşı sırasında görülebilir, ancak eğilim, bilim adamlarının atom bombası, radar, fünye ve jet motoru gibi savaş kazandıran silahlar ve benzeri görülmemiş güçte teknolojiler ürettiği II. Dünya Savaşı sırasında özellikle belirginleşir.

Finansman derecesi gibi, bilimin otoritesi de II. Dünya Savaşı’ndan sonra da artmaya devam etti. Şimdi bilime baktığımızda, tıp, ruh sağlığı ve halk sağlığı alanları dahil olmak üzere çeşitli devlet işlevlerinde desteğini ve uygulamasını görüyoruz.

Devletin bilimin otoritesini kullanması ile bilimsel girişimin kendisinin sağlığı arasında esaslı bir çelişki yoktur. Yetkisi devlet amaçlarına uygun şekilde dağıtılan, bilimin işleyişini baltalamadan, iyi finanse edilmiş ve sağlıklı bir bilimsel girişim hayal etmek kolaydır.

Ancak uygulamada, devletin eyleme geçirilebilir bilgi ve bilimin onayını istediği, genellikle bilimin yerleşmesinden çok önce, devletin amaçları ile bilimsel amaçları arasında bir gerilim olabilir. Bu, özellikle bilimin henüz yerleşmesi için çok yeni olan yıkıcı bir fenomene yanıt olarak muhtemeldir. Örneğin, bilinmeyen bulaşma mekanizmaları ve sağlık etkileri olan yeni bir patojen.

Pandemi ile ilgili son deneyimimiz, devletin sınırlı bilgiye sahip yeni bir tehdit hakkında taktiksel kararlar vermesi gerektiğinden, maskelere karşı hareket eden devlet tavsiyeleri ve daha sonra maskeler için bu gerilimi ortaya koydu. Her durumda, politikacılar tavsiyeleri yerleşik bilimin yetkisiyle süslemeye çalıştılar; talihsiz bir seçim.

Bilim ve devletin bu ortaklığı nispeten yenidir. Sormaya değer bir soru, gelişmenin kaçınılmaz olup olmadığıdır. Bilimin epistemik temelinde, Boyle ve Kraliyet Cemiyeti’ne kadar uzanan önemli bir kusuru vardı: uygun koşulları ve bilimsel otoriteyi kullanmadaki başarısızlığı. Nullius in verba, 1660’da, bilim yerleşmeden önce, çoğu doğal filozofun kişisel olarak diğerlerinin deneylerini gözlemleyebileceği veya tekrarlayabileceği kadar küçük olduğunda bir anlam ifade etti. Bilimin kendisi başarılı oldukça, ölçeklendikçe ve entelektüel otorite kazandıkça daha az anlamlı hale geldi. Belki de bilimsel otorite sorusuna daha iyi bir cevap, bilimi farklı bir yol izlemeye yönlendirebilirdi.

Geçmişten geleceğe dönerken, bilim ve devletin birliğinin bilimin kendisini zayıflatmış olabileceği endişe verici bir ihtimal ile karşı karşıyayız. Bir süre önce, yorumcular bilimsel yavaşlama hipotezini gündeme getirdiler ve daha yakın tarihli analizler bu korkular için daha fazla gerekçe sağladı. Bilim neden yavaşlıyor? Basitçe söylemek gerekirse, bilimin aynı anda hem yetkili hem de keşfedici olması zor olabilir.

Bilim adamlarının yetkili olmaları istendiğinde, cevabı bilmeleri gerekir. Keşfettikleri zaman, bunu yapmasalar da sorun değil. Bu nedenle, bilim insanlarını zamanından önce güvenilir sonuçlara ulaşmaya teşvik etmek, onların keşfetme yeteneklerini baltalayabilir ve böylece bilimsel yavaşlamaya neden olabilir. Böyle bir dinamiği tespit etmek zor olabilir, çünkü onu tespit etmesi gereken insanlar, kendilerini erken bir otoriter fikir birliğine kaptırmış olabilirler.

Böylece, temelde onarılmayan bir kusurdan, otoritenin sürpriz birikiminden ve bu ham otoritenin olgunlaşmadan kabul edilmesinden dolayı bilim, orijinal ethos‘un tersine çevrdi ve “nullius in verba” yani “bilime güven“e dönüştü.

Bilime Güvenmeyin

Bilimsel otoriteyi temel alarak devletin toplumu aşırı kontrolü hikayenin sonu değil. Bilimin, doğa felsefesindeki başlangıcından kamu epistemolojisi ve kamu otoritesinde sağlam ve güvenilir bir unsur olarak geleceğine uzanan yolculuğunda atması gereken daha ileri adımlar vardır.

Bilimin evriminin bir sonraki aşaması, zorunlu olarak keşifsel ve yetkili unsurlarının uzlaştırılmasını içerecektir. Bu, hem bilimsel uygulama hem de kamu anlayışı düzeyinde değişiklikler gerektirecektir.

Bilimsel uygulama düzeyinde, kurumlarda büyük değişiklikler beklemeliyiz. Bazı bilimsel alanlar ve alt alanlar otorite iddiasında bulunmaya devam etmelidir. Ancak diğerleri bunu kısmen veya tamamen reddetmelidir. Bazı dergiler, otoriter bir şekilde yazılmış makaleler beklemeye devam etmelidir. Diğerleri, yetkili yazı yazma konusunda cesaretini kırmalı, hatta yasaklamalıdır. 

Süpürme teklifleri bir sopa gibidir; bilimin ustaca yeniden yapılandırılması bir neşter gibi işleyecektir. Bazı durumlarda, en iyi çözüm, bir alanı birden çok ayrı ve nadiren etkileşime giren bileşenlere bölerek erken fikir birliğini önlemek olabilir. Diğer durumlarda, birçok farklı kabul ve yetki derecesini tanıtmak gerekli olabilir.

Finansman ortamının da yeniden yapılandırılması gerekebilir ve bilimin keşif bölümlerine yönelik finansmanın çok daha merkezi olmayan hale gelmesi gerekebilir. Kariyer izleri, bilimsel alanın sağlamlığına bağlı olarak türlere ayrılabilir.

Bilimsel otoritenin kamusal alanda kullanılması, her çalışan bilim insanının bildiği ve kesin olarak kabul ettiği belirli gerçekleri daha kapsamlı bir şekilde bütünleştirmek zorunda kalacaktır. Bunlar, bilimin bazı bölümlerinin yerleşik ve bazılarının ondan uzak olduğunu, farklı alanların farklı katılık derecelerine sahip olduğunu ve farklı sonuçların farklı yetki dereceleri taşıdığını içerir.

Birlikte, bu değişiklikler hem epistemik hem de bir kamu kurumu olarak bilimin doğasında önemli bir değişiklik anlamına gelecektir. Nullius in verba bir tarafa, “bilime güven” diğer tarafa. Ancak, bunların arasında, her birini doğru ölçülerde alarak, yeni ve daha iyi bir orta yol bulabiliriz. Bilimin önceki dönüşümleri yüzyıllar almıştır; çaba ve özenle, bu daha hızlı gidebilir.

Kaynak: The Transformations of Science by GEOFF ANDERS, ,


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s